0



Hizmet ruhu içinde gelişip yetişen ve kazanmış olduğu muazzam zaferlere kapılıp devlete başkaldırmayan Barbaros Hayreddin Paşa, bileği kadar inancı kuvvetli bir şahsiyettir. Hayreddin Paşa'nın asıl adı "Hızır" dır. Hayırlı işlere giriştiği ve darda kalanların imdadına Hızır gibi yetiştiği için "Hayreddin" adını ona Kanuni Sultan Süleyman vermiştir. Kendisi, ilgili eserinde, Osmanlı'ya son derece bağlı olduğunu bildirmekte ve oğullarına da şu vasiyeti bırakmaktadır:

0

1861 ile 1876 yılları arasında Osmanlı'nın son demlerinde tahtta olan Sultan Abdülaziz'in ölümü hakkında kesin bir hüküm bildiren bir bilgiye ulaşılamamaktadır.
Osmanlı tahtında bulunan Sultan Abdülaziz de Fatih'ten sonra ölümü en fazla tartışılan padişahtır.
Tahttan indirildikten birkaç gün sonra 4 Haziran 1876'da Feriye Sarayı'nda bilekleri kesilmiş bir halde bulunan padişahın tahtan indirilmenin üzüntüsü ile intihar ettiği söylenir.
Ancak öldürülmüş olma ihtimali daha kuvvetlidir.
Bir insanın iki bileğini aynı anda kesmesi imkansızdır. Hele ki bileğini kopma derecesinde kesmesi imkansız gibi birşeydir . .Abdülaziz'in cesedi incelendiğinde bilekleri 1-1.5 cm derinliğinde kesilmiş halde bulunmuş.Tıpçılar ve profesörler bir insanın bunu kendi başına yapabilmesinin imkansız olduğu kanısında birleştiler.İlk bileğini 1-1.5 cm. derinliğinde kestikten sonra ikincisini kesemeden bilincini kaybetmesi kaçınılmazdır.

0

Nuri Demirağ, 1936 yılında havacılık sanayiinin ilk temellerini atmaya başladı. İlk iş olarak 10 yıllık devreyi kapsayan bir plan - program hazırlattı. Bu program gereği, Beşiktaş Barbaros Hayrettin İskelesinin yanında Tayyare Etüd Atölyesini kurdu. Bu tayyare atölyesi kısa bir sürede dev bir fabrika haline geldi.

Yeşilköy'de Elmas Paşa çiftliğini tayyare meydanı yapmak için satın aldı. 1000 X 13000 metre boyutlarında düz bir tayyare alanı yaptırdı.



Bunun bir örneği de o sıralar Avrupa'nın en modern havaalanı olan Amsterdam'da vardı. 1937-1938 yılı içinde Türk Hava Kurumu 10 okul uçağı, ve 65 planör siparişinde bulundu.


İstanbul fabrikalarında yapılan ilk yerli Türk ucak, 1941 yılı ağustosunda Nuri Bey'in doğduğu yer olan Divriği'ye uçarak gidip gelmişti. Halkı da heyecanlandıran bu tür gösterilerin yararlı olduğunu düşünen Nuri Bey Eylül ayında 12 uçaklık bir filoyu, Bursa, Kütahya, Eskişehir, Ankara, Konya, Adana, Elazığ ve Malatya rotasında uçurarak halka kendi tayyarelerimizle göklerimizi kendimizin koruyabileceğini göstermek ve onlara inanç vermek istemiştir.




Nu.D.38 tipi yolcu ucağı, tamamen Türk Mühendis ve işçilerinin ortaya çıkardıkları Türk tipi bir uçaktır. 6 kişilik yolcu uçağının çift pilot kumandası bulunmaktadır. Saatte 325 kilometre hız yapabilmekte ve 1000 km uçabilmektedir. Türk Hava Kurumu, Nuri Demirağ'ın fabrikalarına sipariş vermiş olduğu bu uçakları almaktan vazgeçmiştir.

(Nedeni ise tamamen siyasidir. "Devrim Arabaları" isimli Türk Filmi'ni izleyenler varsa bir parçada olsa nedenini, sebebini orada görebilirler. O zamanlarda THY bu uçakları alsaydı ve semalarda süzülseydi şu an Türkiye günümüz Fransa'sından daha da gelişmiş bir ülke olacaktı..)

0

Türkçe Ezan ve Menderes, ezan yasağının kaldırılışının 60. yılında tarihin tozlu perdelerini başarılı bir şekilde havalandırıyor.


Mustafa Armağan Türkçe Ezan ve Menderes’le sözlü tarihin kapılarını çalmanın ne denli bereketli bir emeğe dönüşebileceğini gösteriyor. Başında bulunduğu gönüllü bir grupla Türkçe ezanın okunduğu günleri ve ezanın Arapça okunmasının serbest bırakıldığı 16 Haziran 1950 gününü yaşayanları bulup konuşturan Armağan o büyük günün tek bir kare fotoğrafını çekmeyi deniyor. O tek kare fotoğrafta ağlayan, sevinen, coşan, yüzü gülen bir Türkiye var. Yakın tarihimizin nadir rastlanan güzel günlerinden birisinin öyküsüdür anlatılan.


Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’tan Van’daki Ayşi Nineye, Prof. Şerafettin Gölcük’ten son Osmanlı müezzinlerinden Tahir Çağıran’a, Bediüzzaman’ın talebesi Mehmet Kırkıncı’dan Çorum’un Alaca ilçesinden “46 Demokratı” Mustafa Kağızman’a, ezan Arapça okunduğunda bu haberin orduda un helvasıyla kutlandığını hatırlayan emekli Yarbay Cemal Yıldız’dan Hatay’da çocukların “Uyumazsan Türkçe ezan okurum ha!” diye korkutulduğunu söyleyen Mehmet Duran’a kadar onlarca tanığın dilinden ezanın bilinmeyen gerçekleri bu sözlü tarih çalışmasıyla ilk kez gün yüzüne çıkıyor.
Mustafa Armağan’ın kaleme aldığı geniş bir çerçeve yazısı ile basılı kaynaklarda yer alan hatıralara ve makalelere yer verilen kitabın sonuna eklenen ezanın serbest bırakıldığı günün havasını gösteren gazetelerin ilk sayfaları ise yakın tarihe ışık tutacak nitelikte.



Kaynak : TarihHaber

2

I.Ahmet ve Genç Osman’ın padişahlıkları döneminde sadrazamlık yapmış bir devlet adamı olan Öküz Mehmet Paşa, Sultan I.Ahmet in kızı Gevher Sultanla evlenerek Damat Mehmet Paşa olarak ta anılmış .

1615 yılında batı Anadolu da ki ticaret amacını geliştirmek amacıyla Kuşadası’nda açılan kervansaray Paşa'nın aynı zamanda Niğde Uluşkışla'daki kervansarıyıda Faruk Nafiz Çamlıbel'in han duvarlı şiirinde ilham kaynağı olmuştur.

NEDEN ÖKÜZ MEHMET PAŞA ?


Bu konuda çeşitli rivayetler bulunmaktadır.Kaynaklar kendisinin akıllı,dürüst,cesur,terbiyeli ve ince bir kişiliğe sahip olduğunu anlatmaktadır.

Mehmet Paşa’nın Ali adıyla tanınan babası, Karagümrük Semtinde Öküz nalbantlığı yapmaktaydı.Öküz lakabı ile anılması genel olarak buna bağlanmaktadır.

Bir başka rivayet ise şöyledir: Babasının Öküz nalbantlığı dolayısıyla çevresindekilerce gizliden gizliye “Öküz”olarak adlandırılmış Mehmet Paşa’nın komuta ettiği ve İran'a düzenlenen bir seferde, ordu komuta heyeti taarruz planları gözden geçirirken taşıma işlerinde kullanılan Öküzlerden biri çadır aralığından kafasını uzatıp gözlerini Öküz Mehmet Paşaya dikmiş ve böğürmeğe başlamış.Paşanın çevresindekiler önce kıs kıs, sonrada kahkahalarla gülmeye başlamışlar. Zeki ve yetenekli Paşa yavaşça yerinden kalkarak öküzün yanına gitmiş ve kulağına bir şeyler söyleyip yerine geçmiş.

Vezirlerine dönerek şöyle demiş:

“Bu hayvan bana ne dedi biliyor musunuz? Senin kim olduğunu biliyorum. Bir Öküz olarak asilliğinle bunca eşeğin arasında ne işin var? Bende kendisine her eşek sürüsünün başında mutlaka bir Öküz olması gerektiğini ilettim.
Bundan sonra da Mehmet Paşanın Öküz lakabı resmiyet kazanır.Vakfı bu adla kurulur,vakfiyesi bu adla yazılıp imzalanır.