Bil ki bu defa çok hazırlıksız yakalandım..

Posted: by Bursevi in .
3



Bir anda ortaya çıkan, pek sevgili sebepsiz sıkıntı; öyle durup durup aniden yüreğimin üzerine oturma..
Bil ki bu defa çok hazırlıksız yakalandım. Ellerimi semaya açtım: "Allah'ım.." dedim ve kaldım..
Ne söyleyeceğimi bilemedim.. Nasıl af dileyeceğimi, nasıl bir şeyler diyebileceğimi bilemedim..
Sıradan bir şeyler bile demek istedim ama nutkum tutuldu, dileyemedim..

Dünyada bir tek insana inanmıştım...

Posted: by Bursevi in . , ,
4


“Dünyada bir tek insana inanmıştım. O kadar inanmıştım ki, bunda aldanmış olmak, bende artık inanmak kudreti bırakmamıştı. Ona kızgın değildim. Ona kızmama, darılmama, onun aleyhinde düşünmeme imkan olmadığını hissediyordum. Ama bir kere kırılmıştım. Hayatta en güvendiğim insana duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi.” 

-Kürk Mantolu Madonna-

5

Amin Maalouf - Semerkant 
Bir kaç gün önce elime aldığım Amin Maalouf'un Semerkant isimli kitabını bugün bitirme fırsatını buldum. Kitapla ilgili görüşlerime yer vermeden önce  Amin Maalouf kimdir kısaca ondan bahsetmek istiyorum.

Amin Maalouf, Orta Doğu'nun çalkantılı dönemlerinde 1949'da Lübnan'da dünyaya gelmiş, ekonomi ve toplumbilim okumuş ardından gazeteciliğe yönelmiş, çeşitli yayın organlarında köşe yazarlığı ve yöneticilik yapmıştır. 79'dan bu yana hayatını Paris'te idame ettiren Maalouf, hayatının büyük bir kısmını Asya ve Akdeniz kültürlerini taşıyan kitaplar yazmaya adamıştır.

Kitap, genel itibariyle Doğu Kültürünü ve yaşantısını ele alarak İran'ı, Ömer Hayyam'ı ve Rubaiyat'ının etrafında gelişen olaylar zincirini ele almaktadır. Semerkant, 1072 yılında yazılan bir el yazmasının yüzyıllar sonra okunurken aynı zamanda İran'ın tarihini ve onun çilekeş öyküsünü yansıtmaktadır. Özellikle tarihi romanlara ilgi duyanların bir nefeste okuyacağını düşündüğüm bir eser kıvamındadır.

Ancak her ne kadar roman kültürüyle yazılmış olsa da kitapta Osmanlı Devleti'ne bilhassa Sultan II. Abdülhamid'e karşı yapılan yakışıksız atıflarda bulunulması tahammül edilecek cinsten değildi. Zira Sultan II. Abdülhamid'i batinin bir kölesi, müneccimlerden medet uman, hatta daha da ileriye götürülüp haşa bir deli, bir ruh hastası olarak itham ediyordu. Kitabı bırakmam an meselesiydi ancak sonunda ne gibi bir saçmalığın yer alacağı meramımı yenemediğim için okumaya devam ettim.

Kitabın ilk 150 sayfası akıcı ve sürükleyici bir şekilde giderken birden farklı bir atmosfere geçiyorsunuz. İslam'a radikal bir pencereden bakmaya çalışan Maalouf eserinde tartışmaya açık birçok iğnelemede bulunmuş, İslam ve Şarap ikilemi arasında sık sık gidip gelmiştir. Şarabın meşruluğunu savunan Hayyam'ı yüceltmiş, ilerleyen saflarda İran'ın iç ve dış meseleleri konu alınmıştır. ABD'nin mutlak kurtarıcı olarak görüldüğü, İngiltere ve Rusya'nın ise mutlak sömürgeci ve baskıcı bir devlet olarak İran'ın iç işlerine karıştığı anlatılmıştır. Sonraki kısımlarda demokrasi yolunda büyük bir adım atmaya çalışan İran, tutucu ve baskıcı bir İslam rejimine ve monarşiye dayanan yönetimin esaretinden kurtulmak için Türkiye'nin Kurtuluş Savaşı'na benzer bir halk ayaklanması gerçekleştirmektedir. Bu yolda kaybolan Rubaiyat'ın etrafında gelişen bir aşk dönencesi konu alınmıştır.

Semerkant, Ömer Hayyam, onun Rubaiyat isimli eseri, İslam'a karşı bakışı, aşkı ve tutkusundan yola çıkan eser; dönemin saray kültüründen günümüz siyasi ideolojisini tek yönlü alıp finali biçimsiz bir şekilde Titanic'in batışıyla sonlandırmıştır.

Kişisel Yorumum

Asya ve Akdeniz kültürlerine hakim olduğu söylenen Amin Maalouf'un, Semerkant'ı bu kültürlerden tamamen uzak ve Batı'nın etkisinde gelişen tek taraflı düşüncelerle ele almış görünüyor. Koyu ve fanatik bir muhalif ideolojiye sahip birisinin, okurken tahammül edebileceği türden bir eser olmamakla birlikte kısmi cinsellik yer almaktadır.

0


"Bir ilişkinin başlangıç dönemlerinde genellikle hassas sorunlardan kaçınılır..
Binbir itinayla henüz kurulan o kırılgan yapının kırılacağından, bozulacağından korkulur..
Ama benimle o kadın arasında derinden, temel bir fark vardı..
Hayat bakışımız aynı değildi.."

Belki de bir ilişkide, birçok insan burada hataya düşer; o kırılgan yapının kırılacağından korkar ve kendinden taviz vermeye başlar. İlk başlarda bunun farkına varılmaz. Birden hiç tanımadığı bir adam rolüne bürünür. Tabiri caizse bu ilişki bir evcilik oyununa dönüşür.. Kişi hayatta kendisi olamaz.. Ait olmadığı bir yaşamda ait olmadığı bir rolü üstlenir. Başlarda bu durum hoş gibi gözükse de bir müddet sonra (u)mutsuzluk çanları çalmaya başlar.. Yaşadığınız mutluluk sizin eseriniz değildir; bir başkasının sizin üzerinizde emaneten bırakmış olduğu, gayri ihtiyari iştirak edilmiş olan yapmacık ve gelip geçici bir duygudan ibarettir..

Veda ederken;


"Bir ilişkide kendiniz olamıyorsanız, o ilişkinin kuklası olmaya mahkumsunuzdur.

3


Kendimden geçmiş bir halde koltuğuma uzanmış binbir düşünceye dalmıştım.. Elimde ise kafamı dağıtması için almış olacağım ki belli belirsiz zapladığım bir televizyon kumandası.. O kanaldan bu kanala geçerken, bir muhabirin çobanlık yapan bir dayıya yönelttiği soru dikkatimi çekiyor.
Ve akabinde dayımızın vermiş olduğu cevap tüm dalgınlığımı alıyor, kafamdaki düşünceleri kırıyor. Bir kahkaha tufanı beni alıp gidiyor..

Peki neydi o diyalog?

Muhabirimiz; "Dayı" diyor..  - Lâiklik nedir? Cevap ibretlik, cevap manidar..
"Valla yegen.. Camiye giden camiye layıktır, kerhaneye giden kerhaneye layıktır.." diyor dayımız..

Millet, kelime ve manayı tartışa dursun; dayımız ise zahiriden uzak içtenliği ile hakikati bulsun..


Yavrum, ben yanlışım, biliyorum da..

Posted: by Bursevi in .
0




"Yavrum, ben yanlışım, biliyorum da..
Nedir ki bir aşkın doğrusu?"

0


Bütün günlerimi bir insanı aramakla geçirmiş diğer bütün insanlardan kaçmıştım..


"Bir kadın herhangi bir şekilde hoşuma gidince ilk yaptığım iş ondan kaçmak olurdu. Karşı karşıya geldiğim zaman her hareketimin, her bakışımın sırrımı meydana vuracağından korkar, tarif edilmesi imkansız, adeta boğucu bir utanma ile dünyanın en zavallı bir insanı haline gelirdim. Hayatımda hiçbir kadının, hatta annemin bile gözlerine dikkatle baktığımı hatırlamıyorum. Son zamanlarda, bilhassa İstanbul'da bulunduğum müddet zarfında, bu manasız hicapla mücadeleye niyet etmiş, arkadaşlarım vasıtasıyla tanıştığım bazı genç kızlara karşı serbest olmaya çalışmıştım. Fakat onlardan ufak bir alaka gördüğüm anda bütün niyet ve kararlarım uçup gidiyordu.
Hiçbir zaman masum bir insan değildim..."

Belki de çok sevdiğim bir insanın, önüme tavsiye diye bıraktığı bir kitapla kesişti onunla yolum.. Son zamanlarda ihmal ettiğim alışkanlığımı tekrardan kazanmak niyetiyle aldım onu elime..Gerçekçi olmak gerekirse o kitabı elime alışım; ne kitap okuma alışkanlığı kazanmak içindi ne de sıkıntılarımı unutturmak adına klasik bir zaman öldürme metodumdu. 
İtiraf etmeliyim ki aslında tüm bunların tek bir açıklaması vardı; sevdiğim insanın ruh halini çözmek, onun zevklerini paylaşmak ve en önemlisi onun sevdiği şeylerde ondan bir parça bulurum umuduyla onu yaşamaktı...
Bu vesileyle kesişti yolumuz Kürk Mantolu Madonna'yla..

Sabahattin Ali, insanı öyle naif bir şekilde analiz etmiş ki birden onda kendimi buluvermiştim..

"Sabahattin Ali sanki tüm insanlığın karşısına geçip, "Kürk Mantolu Kadın" tablosuna bakan Raif gibi saatlerce onları izlemiş.. Yüzlerindeki ifadeden ruhsal devinimlerine yol almış, her aşamada notlar düşmüş de kağıdına, onları toparladığında müthiş incelikte bir roman çıkarmış ortaya..
Kurgunun ne önemi kalır ki böyle olunca, ben daha ne beklerim ki bir yazardan..
Hele ki o kelimeler, her biri bir yapboz parçasıymışçasına, o dönemin kibar edebiyatının kulakta bıraktığı sihirli bir tılsım ayarında.. Her satırında samimiyeti yakalamışken yazar, Kürk Mantolu Madonna başucu kitabım olmak için ayaklanmış çoktan..."

Belki burada Raif kendisiydi.. Belki de tasavvurunu kurduğu bir başkası..
Ancak, tam olarak bu değildi zihnimi kurcalayan..


Koşulsuz, şartsız sevmekten başka nerede hata yapmıştı Raif? (Tabii ona da hata denilirse..)

Hakkımızda ileri geri bir sürü laf ediyorlarmış..

Posted: by Bursevi in . ,
0



Hayat çok garip..
Bir çok kavgamızı insanlarla değil, aslında onların nefsleriyle ediyoruz..
Hakkımızda ileri geri bir sürü laf ediyorlarmış..
Bir kadın bir erkekle o kadar yakın olamazmış, olursa altında ağza alınmayacak bir düşkünlük olabileceği söylenir dururmuş..

Sessizce bir ah çektikten sonra şu hikayeyi hatırlar oldum;

İki seyyah bir şehirden bir başka şehire doğru hareket ediyormuş. Derken yollarının üstünde azgın bir dere çıkmış karşılarına. Tam dereyi geçecekler, derenin biraz ötesinde korkudan tir tir titreyen, yapayalnız ve gencecik bir kadın görmüşler. Seyyahlardan biri hemen kadının yardımına koşmuş. Onu sırtına alıp, suyu öylece aşmış. Sonra da kadını derenin öte yakasında yere bırakıp iyi günler dilemiş. Ardından yollarına devam etmişler.

Ancak yolculuğun diğer kısmında öteki seyyahın ağzını bıçak açmamış. Sus pus olmuş, suratından düşen bin parça... Somurttukça somurtuyor. Bir kaç saat böyle surat astıktan sonra suskunluğunu bozup şöyle demiş: " Ne demeye o kadına yardım ettin? Bir de üstelik ona dokundun. Seni ayartabilirdi! Baştan çıkartabilirdi. Erkekle kadın böyle temas etsin , olacak iş mi!
Ayıp yahu! Olmaz, bize yakışmaz!"

Kadını sırtında taşıyan seyyah sabırla gülümsemiş: 
"İyi de dostum, ben o genç kadını derenin karşısına geçirip orada bıraktım; sen ne demeye hâlâ taşırsın?"

İşte hayatta kimi insan böyledir.. Kendi korkularını, önyargılarını başkalarına yansıtır ve onlarda gördüğünü sanır. İşte asıl yük budur. Zihinlerini zanlarla doldurur, sonra da bunca ağırlığın altında eziliverirler..